Kültürel Miras ve Armaş: Birlikte Yaşamanın İzinde

8 Şubat’ta UCLA’de Hrant Dink Vakfı’nı temsilen Ermeni Kültürel Mirası üzerine bir konferansa davet edildim.
Vakıfta kültürel mirasla ilgili yürüttüğümüz projeleri nasıl anlatacağımı düşünürken, cevabı yine babamın sözlerinde buldum:

“Malatya’da çok anlatılan bir hikâyemiz var. Ben gurur duyarım bunu anlatırken. Tehcir zamanı bizim köylerden birinden tehcir kararı çıkmış. ‘Hadi gideceksiniz’ denmiş. Yaşlı dedemiz geçmiş, düveni tamir ediyor. Gelinler, oğlanlar, damatlar geliyor: ‘Hadi baba, dede, gidiyoruz.’ Dedem dönüyor, ‘Durun oğullarım, şunu bir tamir edeyim’ diyor. ‘Dede gidiyoruz, onu beraber götürmeyeceğiz’ dediklerinde ise şöyle yanıt veriyor: ‘Bak oğul, ekin ektik ekin. Biz gideceğiz ya, bizim yerimize birileri gelecek, ayıp olmasın. Düven bozuk bırakılmaz.’
Benim esas sancım, 3 milyon nüfustum ben bu topraklarda, Cumhuriyet’e geçerken 300 bin kaldım. O 300 bini de ille bir şey yapacaklar diye, bugüne kadar gelirken o toprağın üzerinde benim ürettiğim hiçbir zenginliğin farkına varmadılar. Bitirdiler, tükettiller, tükettiller, tükettiller… Yazık. Birbirimize sadece Türk ya da Ermeni diye bakarsak olacağı bu zaten. Çünkü birbirimize ürettiklerimizle, emeğimizle, ortaya koyduğumuz zenginliklerle, kültürlerle bakmadık ki.”

Bu hikâye, kültürel mirasın ne olduğunu, nasıl korunması gerektiğini ve aslında sahibinin kim olduğunu sorgulatıyor.
Göç, toprak, emek ve üretilen değerlere duyulan saygıyı anlatan bu hikâye, insani olan her şeyin özünü yakalıyor.
Asıl olan, insanların kültürel mirasla kurdukları ilişki, o mirası nasıl sahiplendikleri ve anlamlandırdıkları.
Mirasın korunma biçimini asıl belirleyen de bu…

Armaş Vakfı’nın kuruluş hikâyesi bunun en güzel örneklerinden biri.
Sibel Asna’nın Akmeşe’yi yuva olarak seçtikten sonra onun tarihini öğrenmesi, bunu bir sorumluluk olarak üstlenmesi, hayaller kurmaya başlaması ve yıllar sonra aynı hayalde buluşan insanları bir araya getirerek Akmeşe’ye tekrar Armaş’ı kazandırması…


Armaş’ın 400 Yıllık Hikâyesi

1611 yılında kurulan Armaş Manastırı, 19. yüzyılda “Huys” (Umut) dergisinin yayımlandığı bir matbaanın kurulması ve Batı Anadolu’daki ilk ve tek Ermeni Ruhban Okulu’nun açılmasıyla bir öğretim merkezi haline gelir.
1910’da Ruhban Okulu’na bağlı köyün nüfusu 1505 kişidir. Köylüler, okula ait arazilerde ipekböcekçiliği yapar.
Armaş, nota bilgisinden trigonometriye, muhasebeden anatomiye kadar geniş bir yelpazede eğitim sunarak döneminin ötesinde bir anlayışı temsil eder.


Süreklilik ve Umut

İnsanların mekânlarla bağlarını koparmaması, o mekânların hikâyelerinin hiç bitmediğinin en güzel kanıtıdır.
Bugün Armaş, yeni kurulan Armaş Vakfı ile birlikte yeniden bir dönüm noktasında.
Armaş, yine bir öğretim merkezi olmaya aday — ama bu kez Türk ya da Ermeni ayrımı gözetmeden; o toprağın kültürel mirasını, orada yaşayan tüm canlılarla birlikte sahiplenen ve yaşatmaya çalışan bir anlayışla…

Armaş, sürekliliğin ve umudun simgesi olarak karşımızda duruyor.
Bu hikâye, bizlere ortak insani değerlerimizin, kültürel mirasımızın ve birlikte yaşama arzumuzun ne kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

Delal Dink
Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

Yorumlar

Yorum bırakın