Kategori: Uncategorized

  • Armaş’ın Girişinde Bir Sanat Eseri: Taklamakan

    Armaş’ın Girişinde Bir Sanat Eseri: Taklamakan

    Armaş Vakfı’mızın girişinde her gelenin dikkatini çeken bir oturma elemanı durur.
    Ben ona “oturma elemanı” değil, bir sanat eseri diyorum açıkçası.

    Çok değerli tasarımcı Atilla Kuzu, IFDA’nın (International Furniture Design Competition) 1999 yılında Japonya’da düzenlediği “Design with Love, Life with Wood” başlıklı yarışmada finale kaldığı eser bu: TAKLAMAKAN

    Ahşabın dalgalanmalarla oluşturduğu, iki kişinin rahatça oturup yanına da çayını koyabileceği bir bank bu aslında…

    Ahşap mobilya tasarımlarının yer aldığı IFDA yarışmasına 1999 yılında 44 ülkeden 757 tasarımcı katılıyor. Finale kalan 24 eser, Japonya’nın mobilya ve ahşap işleriyle gelişmiş bir şehri olan Asahikawa’da düzenlenen törende sergileniyor.
    Atilla Kuzu’nun TAKLAMAKAN’ı da burada yer alıyor.

    Neden “Taklamakan”?
    Taklamakan, ticaretin yoğun olduğu dönemde İpek Yolu’nda herkesin geçtiği bir çölün adı.
    “Taklamakan” oturma elemanı da 17 ahşap parçadan oluşuyor.

    Kuzu, bu ürünü tasarladıktan sonra bu adı vermiş:

    “İnsan, bir geziden, filmden etkilendiklerini dışa vurabilir. Ama bir tasarımı yapıp daha sonra da adını verebilir.
    Bu da öyle oldu. Çölde kumların üzerindeki rüzgardan oluşan dalgalanmalara benzediğini düşünerek bu oturma elemanına ‘Taklamakan’ adını verdim.
    Çölde yol alan kervana katılan bir kişi sanki böyle bir koltuğa oturabilirmiş gibi…
    Aslında illa 17 parçadan oluşsun diye de düşünmedim.
    Ama birçok parçanın farklı eğriler çizerek ergonomik yapı oluşturmasını istedim.
    Ortaya estetik bir yapı çıkacağını tahmin ettim, ama adını sonradan koydum.”

    Biz de Vakfımızın girişinde bu kadar değerli bir eseri sergiliyor olmaktan dolayı çok gururluyuz…
    Sergilemek diyorum çünkü çoğunlukla gelenler oturmak yerine seyretmeyi yeğliyorlar!

    Sibel Asna Özesmi
    Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

  • Erdağ Aksel’in Kaleminden…

    Erdağ Aksel’in Kaleminden…

    Dünyada ve hayatta karşımıza çıkan algılama ve karar alma süreçlerinde sürekli karşılaştırmalar yaparak ilerliyoruz.
    Örneğin, önümüze çıkan bir duvar ile üzerindeki boşluğu karşılaştırıp, kapı dediğimiz o açıklıktan geçiyoruz.
    Yolda bir cüzdan bulduğumuzda, erdemli davranıp davranmamayı, iyi ile kötüyü karşılaştırarak karar veriyoruz.
    Karşılaştırmalı siyaset bilimi ya da karşılaştırmalı edebiyat aracılığıyla dünyayı daha iyi anlamaya çalışıyoruz.

    Sanat dünyasında ise herhangi bir karşılaştırmalı analizin yapılmaması, sanırım beni rahatsız ediyor ki epeydir bu “ölçü”, daha doğrusu “ölçüsüzlük” meselesiyle uğraşıyorum.
    Sonuçta sanat ne o kadar “önemli” ne de keramet kendinden menkul, “iyi” bir şeydir.
    Bir ürünün hangi niteliklere sahip olduğunu anlamanın önemli bir yolu, karşılaştırmadan geçer diye düşünüyorum.

    Kuşkusuz, matematiksel ya da milimetrik bir dünyadan söz etmiyorum; ancak tarih bilgisi, göz ve zan gibi değerler, hayatta olduğu gibi sanatta da karşılaştırma, ölçme ve anlama amacıyla kullanılır.
    Üstelik sanat gösterme ve sanat üzerine yazma dünyasında süregelen şiddetli ölçüsüzlük ortamı, sanat üretenlerin yaratıcı süreç içerisinde zaman zaman çok ihtiyaç duydukları “ölçüyü kaçırma” özgürlüklerini bile ellerinden alıyor.

    Erdağ Aksel


    Erdağ Aksel Kimdir?

    Çağdaş Türk sanatının önde gelen isimlerinden Erdağ Aksel, sanat eğitimini Amerika’da aldı.
    Kariyerine 1970’lerde mekâna özgü enstalasyonlar ve “Amerikana” kültüründen beslenen çalışmalarla başladı.
    1980’de Türkiye’ye döndü; Dokuz Eylül Üniversitesi’nde öğretim görevliliği yaptı, ardından İstanbul ve Bilkent’te çalışmalarını sürdürdü.

    “Gerilim Nesneler”, “Obeliskler ve Yıldızlar”, “Güzellik Nesneler” gibi serileriyle tanındı.
    İşlerinde fiziksel mekânın ötesine geçerek sosyal, politik ve kişisel bağlamları irdeleyen Aksel, geleneksel heykel malzemelerini güncel kavramlarla buluşturdu.

  • Armaş Vakfı Duvarında Bir Düğün Halısı…

    Armaş Vakfı Duvarında Bir Düğün Halısı…

    Armaş Vakfı’nın salonuna girer girmez, sizi, karşı duvarda kırmızı rengin hâkim olduğu bir halı karşılar.
    O bir Karabağ halısıdır…

    Halıya dikkatle ve yakından bakarsanız üzerinde Ermenice ve Rusça yazılar ve bir de tarih görürsünüz.
    Halıyı Sarks dokumuş, ismini Ermenice yazmış, Rusçayı daha okutamadık bir türlü… Tarih ise 1802!
    Dokurken bir düğünü resmetmek istemiş.
    Gelin, damat, çiçekler, süslemeler, kupalar…
    Nasıl bir emek, nasıl bir el marifeti.

    Karabağ (Artsakh) Ermeni halıcılığı, hem zengin bir sanatsal mirasa hem de derin tarihî kökenlere sahip.
    Ben de bunu halı bana sevgili arkadaşım Nurdan Ökten tarafından hediye edilince öğrendim.

    Orta Çağ’ın başlarından itibaren, Karabağ’da halı dokumacılığı yaygınmış. Hatta bölgedeki en eski mevcut
    Ermeni halısı 13. yüzyıla tarihlenmiş. “Kork” veya “gorg” Ermenice halı demek ve bu kelime 1242–43
    tarihlerinde Kaptavan Kilisesi duvar yazıtında geçiyormuş yaptığım araştırmaya göre.

    Kaptavan Kilisesi, günümüzde Azerbaycan yönetimindeki Dağlık Karabağ (Artsakh) bölgesinde, Çanakhchi
    (Kaptavan) köyünde yer alıyor ve harap vaziyette. Orta Çağ’da bölge, Ermeni egemenliği altındaymış.
    Kilisenin duvarındaki yazıta göre, çocuklar ya da özellikle genç kızlar, evde halı dokumayı öğrenirmiş.
    Epigrafik örnek, halı dokumacılığının sadece günlük bir pratik değil, aynı zamanda kutsal ve toplulukla ilgili
    bir gelenek olduğunun da bir göstergesi.

    Halı dokumak, her ne kadar Karabağ’da kadınların temel mesleklerinden biri ise de bazı ünlü halı ustaları erkekmiş.
    Kim bilir belki bizim Sarks Usta da bu ünlü dokumacılardan biriydi…

    Bakmaya doyamayıp, basmaya kıyamadığım bu halıyı çerçeveletip duvara asmak sanırım yaptığım en doğru işlerden biri oldu zira Vakfa gelen herkes oldukça uzun bir süreyi bu eserin karşısında geçiriyor.
    Umarım Usta Sarks’ın da ruhu bu şekilde şenleniyordur…

    Sibel Asna Özesmi
    Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

  • Mısır Satıcısı ile Sucunun Hikayesi

    Mısır Satıcısı ile Sucunun Hikayesi

    Armaş Vakfı’na gelenlerin mekanda dikkatlerini çeken bir eserden söz etmek istiyorum bu sayıda…
    Duvardaki büyük yağlıboya tablo.
    Mısır çöllerinde bir sucu ile bir mısır satıcısının ürün değiş tokuşunu anlatır bu yağlıboya eser.

    Çocukluğumu geçirdiğim evin salonunda asılı olan bu tabloyu dedem 1948 yıllarında satın almış. Ressamının bilinmediği, hakkında herhangi bir bilgiye sahip olunmayan bu tabloyu dedem neden almıştır diye hep düşünürdüm.
    Çölde iki yoksul birbirine destek olacak bir değiş tokuş içinde, ne güzel…

    Sanatçı kimdi, bunu neden ve nerede resmetmiştir sorusu ilerleyen yaşlarımda, sanatla daha yakın olmaya başladığım çağlarda aklımı kurcaladı durdu. Hala da bir cevabım yok.
    İmza olarak A ve M harflerinin olması bana acaba Albert Mille mi sorusunu sordurmuştu ama daha sonra sanatçının imzalarının hep tüm ismini kapsadığını görünce bu tezimden vaz geçmiştim.
    Ayrıca Albert Mille daha ziyade İstanbul tabloları yapmıştı, Mısır’la ne işi olabilirdi ki?

    Velhasıl kimin neden yaptığını bilmediğim ama çok sevdiğim bir tablodur bu sucu ve mısırcının görüntüsü.
    Ve de paranın olmadığı bir alışverişin resmedildiği, yoksulluğun ve yoksunluğun temsil edildiği bu eserin Vakıf binamızda yer almasını da önemsiyorum.

    Düşünmek, sorgulamak ve hepsinden önemlisi dedemin ruhunu mutlu etmek umuduyla onun Vakfımızın baş köşesinde durması beni çok mutlu ediyor.
    Dilerim katılımcılarımız da benzer duygular paylaşıyorlardır…

    Sibel Asna Özesmi
    Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

  • Dedemin Nişan Ertesi Sürprizi: Tarihin İçindeBir Oturma Takımının Hikayesi

    Dedemin Nişan Ertesi Sürprizi: Tarihin İçindeBir Oturma Takımının Hikayesi

    Dedem Boğos Pehlivanyan, anneannem Maryam Kürkçüyan’a delicesine âşık bir delikanlıymış.
    Binbir zorlukla anneannemi evlenmeye razı etmiş ve bir an önce yuva kurma heyecanına kapılmış.
    Nişan olmuş, üzerinden yalnızca iki gün geçmiş ki dedem, büyük bir gururla anneannemin kapısını çalmış.
    “Artık oturma takımını aldım, evlenebiliriz!” demiş heyecanla.
    Anneannem tabii ki şaşkınlık içinde kalmış… “Nereden aldın bu takımı?” diye sorunca, işte o meşhur hikâyeyi anlatmış dedem:

    1924 yılında halifeliğin kaldırılması ve Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılması ile birlikte, Halife Abdülmecid Efendi’nin köşkündeki eşyalar için bir müzayede düzenlenir.
    Dedem de bir koşu gidip o müzayededen oturma takımını satın alır.
    Ancak o sıralar henüz bir evleri olmadığı için eşyalar, kız kardeşinin evinin bodrumuna tıkış tıkış istiflenir.


    Çocukluğumun geçtiği Altunizade Mahallesi civarındaki Mecit Efendi Köşkü —diğer adıyla Abdülmecid Efendi Köşkü— 1880-1885 yılları arasında Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından av köşkü olarak inşa edilmiş.
    Daha sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınarak Şehzade Abdülmecid Efendi’ye tahsis edilmiş.

    Abdülmecid Efendi’nin sanatsever kişiliği sayesinde köşk, dönemin sanatçı, edebiyatçı ve siyasetçilerinin sık sık toplandığı bir kültür merkezi haline gelmiş.
    Özellikle Çarşamba günleri resim çalışmaları yapılır, köşk adeta bir sanat akademisine dönüşürmüş.

    Bu hikâyeyi anneannemden çocukken dinlerdim ama pek anlamazdım; 7-8 yaşlarındaydım.
    Yıllar sonra, Beymen için düzenlediğim Abdülmecid Efendi Sergisi sırasında pek çok ayrıntıyı öğrenince taşlar yerine oturmuştu.


    Köşkün hikâyesi de oldukça ilginçtir.
    Halifeliğin kaldırılmasının ardından gayrimenkullerin tasfiyesi sonucu köşk, İstanbul Defterdarlığı’na geçer.
    Daha sonra Mehmet Doğan’a, 1942’de Kalkavan Ailesi’ne, kısa bir süre sonra da Kazım Taşkent’e satılır.
    II. Dünya Savaşı sırasında bir dönem askerler tarafından kullanıldığı da bazı kaynaklarda yer alır.
    1972 yılında mülkiyetinin tamamı Yapı Kredi Bankası’na geçer.
    Son olarak, 2011 yılında Koç Holding Emekli ve Yardım Sandığı Vakfı tarafından satın alınıp restore edilir.
    Günümüzde Koç Topluluğu tarafından sosyal tesis ve sergi alanı olarak kullanılmakta; bahçesinde ise son dönemde oldukça rağbet gören vegan restoran Telezzüz yer alıyor.
    Mutlaka gidip görülmeli…


    Gelelim o meşhur oturma takımına…
    Anneannemin çeyizinin en özel parçası olan bu takım; iki kollu, iki kolsuz koltuk ve bir sedirden oluşuyor.
    Teyzemin, annemin, benim ve kuzenim Valya’nın kundaklandığı; nice anıya, sohbete ve kahkahaya tanıklık etmiş bu mobilyalar, bugün Armaş Vakfı’nın üst katında yeni yaşamlarının heyecanını sürdürüyor.

    Yüzyılı aşkın bir geçmişi, üç kuşağın hatırasını ve bir büyük aşkın hikâyesini taşıyan bu oturma takımı, artık Vakfımızın en özel köşelerinden birinde misafirlerini bekliyor.

    Bekleriz…

    Sibel Asna Özesmi
    Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı

  • Kültürel Miras ve Armaş: Birlikte Yaşamanın İzinde

    Kültürel Miras ve Armaş: Birlikte Yaşamanın İzinde

    8 Şubat’ta UCLA’de Hrant Dink Vakfı’nı temsilen Ermeni Kültürel Mirası üzerine bir konferansa davet edildim.
    Vakıfta kültürel mirasla ilgili yürüttüğümüz projeleri nasıl anlatacağımı düşünürken, cevabı yine babamın sözlerinde buldum:

    “Malatya’da çok anlatılan bir hikâyemiz var. Ben gurur duyarım bunu anlatırken. Tehcir zamanı bizim köylerden birinden tehcir kararı çıkmış. ‘Hadi gideceksiniz’ denmiş. Yaşlı dedemiz geçmiş, düveni tamir ediyor. Gelinler, oğlanlar, damatlar geliyor: ‘Hadi baba, dede, gidiyoruz.’ Dedem dönüyor, ‘Durun oğullarım, şunu bir tamir edeyim’ diyor. ‘Dede gidiyoruz, onu beraber götürmeyeceğiz’ dediklerinde ise şöyle yanıt veriyor: ‘Bak oğul, ekin ektik ekin. Biz gideceğiz ya, bizim yerimize birileri gelecek, ayıp olmasın. Düven bozuk bırakılmaz.’
    Benim esas sancım, 3 milyon nüfustum ben bu topraklarda, Cumhuriyet’e geçerken 300 bin kaldım. O 300 bini de ille bir şey yapacaklar diye, bugüne kadar gelirken o toprağın üzerinde benim ürettiğim hiçbir zenginliğin farkına varmadılar. Bitirdiler, tükettiller, tükettiller, tükettiller… Yazık. Birbirimize sadece Türk ya da Ermeni diye bakarsak olacağı bu zaten. Çünkü birbirimize ürettiklerimizle, emeğimizle, ortaya koyduğumuz zenginliklerle, kültürlerle bakmadık ki.”

    Bu hikâye, kültürel mirasın ne olduğunu, nasıl korunması gerektiğini ve aslında sahibinin kim olduğunu sorgulatıyor.
    Göç, toprak, emek ve üretilen değerlere duyulan saygıyı anlatan bu hikâye, insani olan her şeyin özünü yakalıyor.
    Asıl olan, insanların kültürel mirasla kurdukları ilişki, o mirası nasıl sahiplendikleri ve anlamlandırdıkları.
    Mirasın korunma biçimini asıl belirleyen de bu…

    Armaş Vakfı’nın kuruluş hikâyesi bunun en güzel örneklerinden biri.
    Sibel Asna’nın Akmeşe’yi yuva olarak seçtikten sonra onun tarihini öğrenmesi, bunu bir sorumluluk olarak üstlenmesi, hayaller kurmaya başlaması ve yıllar sonra aynı hayalde buluşan insanları bir araya getirerek Akmeşe’ye tekrar Armaş’ı kazandırması…


    Armaş’ın 400 Yıllık Hikâyesi

    1611 yılında kurulan Armaş Manastırı, 19. yüzyılda “Huys” (Umut) dergisinin yayımlandığı bir matbaanın kurulması ve Batı Anadolu’daki ilk ve tek Ermeni Ruhban Okulu’nun açılmasıyla bir öğretim merkezi haline gelir.
    1910’da Ruhban Okulu’na bağlı köyün nüfusu 1505 kişidir. Köylüler, okula ait arazilerde ipekböcekçiliği yapar.
    Armaş, nota bilgisinden trigonometriye, muhasebeden anatomiye kadar geniş bir yelpazede eğitim sunarak döneminin ötesinde bir anlayışı temsil eder.


    Süreklilik ve Umut

    İnsanların mekânlarla bağlarını koparmaması, o mekânların hikâyelerinin hiç bitmediğinin en güzel kanıtıdır.
    Bugün Armaş, yeni kurulan Armaş Vakfı ile birlikte yeniden bir dönüm noktasında.
    Armaş, yine bir öğretim merkezi olmaya aday — ama bu kez Türk ya da Ermeni ayrımı gözetmeden; o toprağın kültürel mirasını, orada yaşayan tüm canlılarla birlikte sahiplenen ve yaşatmaya çalışan bir anlayışla…

    Armaş, sürekliliğin ve umudun simgesi olarak karşımızda duruyor.
    Bu hikâye, bizlere ortak insani değerlerimizin, kültürel mirasımızın ve birlikte yaşama arzumuzun ne kadar güçlü olduğunu hatırlatıyor.

    Delal Dink
    Armaş Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi